SecBak.Com

Aklına Ne Gelirse…

2. Dünya Savaşı Hakkında Bilmediklerimiz

bilmediklerimiz

1) 1. Dünya Savaşı’ndaki kayıpların %95′i asker, %5′i ise sivildi. 2. Dünya Savaşı’nda ise bu oranlar %33 asker, %67 sivil olmuştu.

2) 1944 ortalarına gelindiğinde, Alman Ordusu’ndaki askerlerin %35′i en az bir kere, %11′i en az iki kere, %6′sı üç kere, %2′si dört kere, ve %2′si de 4 kereden fazla yaralanmıştı. Savaş sırasında kayıplar yüzünden ortalama bir subay pozisyonu 9.2 kere değiştirilmişti.

3) Tropik bölgelerde yapılan muharebelerde sıcak en büyük düşmandı. Müttefikler 1942-43 yılları arasında sıcak yüzünden %15-20 oranında zayiat verdiler. Bunların %2′si ölmüştü.

4) Savaşta Amerikan Ordusu’nda görev yapan askerlerin %27′si okul çağlarında ara sıra okulu astıklarını itiraf etmişlerdi. Yine askerlerden %5′i kendi okul asma alışkanlıklarının kronik olduğunu söylemişlerdi. Savaş sırasında birliklerinden firar eden askerlerin %67′si bu kronik okul kaçaklarıydı.

5) Alman Generali Erwin Rommel’i herkes bilir. Çöl Tilkisi lakabıyla ün yapmış Alman general, savaştaki tek Rommel değildi. Almanların Polonya’yı işgal ettiklerinde Varşova’daki Polonya birliklerinin başında Tümgeneral Juliuz Rommel vardı. İki Rommel arasında akrabalık olup olmadığı bilinmiyor.

6) 1940′ta Fransa’da yaşanan muharebelerde İngiliz tanklarının sadece %25′i Almanlar tarafından savaş dışı bırakılmıştı. Geri kalan tanklar mekanik arızalar sonucu kullanılmaz hale gelmişti. Bu yine de Fransız Ordusu’na göre daha iyi bir orandı. Fransız tanklarının neredeyse yarısı, Fransız Ordu politikası gereğince 5 saatlik yetecek yakıt verilmesi yüzünden, yakıt yetersizliği nedeniyle terkedilmişti.

7) 1890′larda casusluk suçuyla yargılanmasıyla ünlenen Fransız Yahudisi kurmay subay Alfred Dreyfus’un torunu İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde pilot olarak görev yaparken Britanya Savaşı esnasında ölmüştü. Fransa topraklarına ayak basmaları yasaklandığı halde, Fransa için hizmet veren diğer kişiler, Fransız Yabancı Lejyonu’nda görev yapan Bourbon Hanedanı’nın taht varisi Paris Kontu ile Napoleon’un soyundan gelen Prens Bonaparte idi.

8) Erwin Rommel, 1941-43 yıllarında Afrika’da görev yaparken yanında devamlı düşmanı Sir Archibald Wavell’in Generaller ve Generallik Sanatı isimli kitabını taşırdı.

9) Savaşın bilinmeyen kayıpları arasında Londra’ya yapılan Alman bombardımanlarında geceleri uygulanan karartmalar esnasında farklı otomobil kazaları sonucu ölen 40 sivil de yeralmaktadır.

10) Savaşta Leningrad’a düşen ilk Alman bombası, hayvanat bahçesindeki bir fili öldürmüştür.

11) Savaşta ABD, Sovyetler’e binlerce tank ve zırhlı araç göndermişti. Bu araçlar gemilerden indiği gibi cepheye yollanıyordu. Üzerlerinde yazan rakamlar ve İngilizce yazılar, Kiril alfabesi kullanan Ruslar için bir şey ifade etmiyordu. Ama Ruslar batıya doğru ilerledikçe Latin alfabesi kullananan ülkelerin topraklarına girdiler. Bu ülkelerdeki halk yazıları anlamasa da tahmin edebiliyorlardı. Bu yazılar için yapılan en popüler açıklamalardan biri “USA” için yapılmış olanıydı: Ubiyat Sukensyna Adolfa( O… Çocuğu Adolf’u Gebertin) Tanklar’ın nereden geldiğini bilen bir çok Rus askeri olmasına rağmen, hepsi fikirlerini kendilerine sakladılar. Çünkü devir Stalin devriydi.

12) Sovyetler Birliği’nde 1923 yılında doğan erkeklerin %80′i savaştan sağ kurtulamamıştı. Aynı dönemlerde doğan kadınlar da şanssızdı zira evlenecek erkek bulamamışlardı. Savaş sonrası Sovyet hükümeti, evli olsun veya olmasın tüm erkeklerin bu dul kadınların çocuk yapmalarına yardım etmesi emrini vermişti. Soğuk Savaş’ın bittiği dönemlerde göze çarpan fakir ve yaşlı Rus kadınlarının tamamı 1920′li yıllarda doğmuş, aile kurma hayalleri 2. Dünya Savaşı’nda yok olmuş şanssız kadınlardı.

13) 2. Dünya Savaşı’nın en meşhur şarkısı şüphesiz sevgilisini kışla kapısındaki lambanın altında bekleyen kızın hikayesini anlatan Lili Marlene isimli şarkıdır. Şarkı 1923′te 1. Dünya Savaşı gazisi Hans Leip tarafından yazılmış, 1936′da Norbert Schultze tarafından bestelenmiştir. 1939′da Lala Andersen tarafından seslendirilen şarkı Almanya’da çok popüler olmuştur. Almanlar’ın Belgrad’ı işgalinden sonra Belgrad’da kurdukları ordu radyosu istasyonundaki bir subayın, Afrika Korps’da görev yapan yakın bir arkadaşı vardır. Arkadaşının bu şarkıyı çok sevdiğini bilen bu subay ilk kez 18 Ağustos 1941′de radyoda bu şarkıyı çalmıştı. Daha sonra da her gece 9:55′te programını bitirirken bu parçayı çalmaya devam etti. Alman silah arkadaşlarının sevdiği bu şarkı, Afrika’da beraber görev yaptıkları İtalyanlar’ın da diline dolandı. Yine bu dönem Afrika’da görev yapan İngiliz askerleri de şarkıyı, BBC türünde yayın yapan İngiliz radyolarından daha kaliteli müzikler çalan Alman Belgrad Radyosu’nu dinledikleri için dinleyip aşina olurlar. Sonradan Tunus’taki muharebelerde Amerikalılar da İngilizler’den duydukları bu şarkıyı çok beğendiler. Şarkı daha sonradan Nazi karşıtı Alman şarkıcı Marlene Dietrich tarafından seslendirilip, bir çok farklı dile çevrilince daha da popüler hale geldi. Bu şarkı, savaşta sonra her milletten gazi için önemli bir şarkı olarak yerini korudu. Leip ve Schultze’de telif hakları dolayısıyla 1970′lerin ilk yıllarına kadar senede ortalama 4000 Dolar gelir elde etmişlerdi.

14) Normalde Danimarka toprağı olan İzlanda, coğrafi konumu nedeniyle Alman işgalinden kurtulmuştu. Kendilerini korumak için önce İngilizler’i, sonra Amerikalılar’ı çağırdılar. Yine de hayat savaştan öncekinden farklı gitmiyordu ve sakindi. Sonunda İzlandalılar 1944′te bağımsızlıklarını ilan ettiler. O sıralar Almanlar tarafından ev hapsinde tutulan Danimarka Kralı 10. Christian, kendine isyan eden kullarına bir tebrik telgrafı göndermişti.

15) Erkek kılığına girip, Fransız Ordusu’na katılan ve muharebe esnasında ölen Collette Nirouet isimli genç kıza, savaştan sonra gıyabi olarak Croix de Guerre (Savaş Haçı) madalyası verilmiştir.

16) Rommel’in Gazala Muharebesi’nden sonra geri çekilen İngilizler’i takip eden 33. Keşif Taburu, 26-27 Haziran 1942′de, 24 saat içinde düşman mukavemetine rağmen 158,7km yol katederek dünya rekoru kırmıştır.

17) Japonlar ordu cerrahlarının yeteneklerini arttırmaları ve yeni cerrahi teknikler geliştirmeleri için savaş esirleri üzerinde ameliyatlar yapmalarına müsade etmişlerdir. Japonların elindeki ilaç stoğu az olduğu için bu ameliyatlar genelde anestezi olmadan yapılmaktaydı.

18) 1943 yılında Avrupa’da üretilen 4.4 milyon makasa Alman Ordusu tarafından el konulmuştur. Yine 6.2 milyon ıstampaya da Alman Ordusu’nun kırtasiye ihtiyaçları dolayısıyla el konulmuştur. Alman Ordusu’nun o dönemki toplam mevcudunun 7 milyon olduğunu hatırlatmakta fayda var.

19) Okinawa açıklarında düşman kamikaze uçaklarının uçak gemilerine ve nakliye gemilerine ulaşmalarını engellemek için karakol görevinde bulunan bir Amerikan destroyeri, kamikazelerin uçak gemilerine devam etmeyip kendilerine dalmasından bir hayli rahatsızdı. En sonunda destroyer mürettebatı geminin üzerine uçak gemilerini işaret eden ve üzerinde “UÇAK GEMİLERİ BU TARAFTA” yazan bir uyarı yazısı astılar. Japon pilotları bu yazıyı gördüler mi veya okuyabildiler mi bilinmiyor ancak şurası bir gerçek ki bu olay karakol görevinin tehlikesine bir örnektir. Savaşta Japon uçakları tarafından batırılan gemilerin çoğunluğu destroyerlerdir.

20) Pearl Harbor baskınındaki sivil kayıpların büyük çoğunluğu düşman uçaklarına ateş edildikten sonra tekrar yere düşen uçaksavar mermileri yüzündendir.

21) Japon as pilotu Hriyoshi Nishizawa, 1942 yazında Solomon Adaları üzerinde bir muharebeye tutuşmuş ve 6 Amerikan uçağı düşürmüştür. Uçağı da ağır hasar almıştır. Üsse geri dönemeyeceğini düşünen Nishizawa, bir Amerikan uçağı daha bulup onu da intihar saldırısıyla düşürmeye niyetlendiyse de, etrafta hiç Amerikan uçağı bulamamış ve zar zor üsse dönmüştür. Bu klasik bir Japon avcı pilotu davranışıdır. Japon pilotlarının bir çoğu hasarlı uçaklarıyla yaptıkları intihar saldırılarıyla bir uçak daha düşürmeyi başarmışlardır.

22) Pasifik’te yaşanan uçak kayıplarının %25′i düşman tarafından yapılmıştır. Geri kalan %75′lik kayıp; hava durumu, uçak gemilerinden kalkışın güçlüğü, kötü havaalanları ve tropik iklim gibi nedenlerdendir.

23) Yeni Gine’de yaşanan muharebelerde morali artırmak için Avustralyalı bir subay kendi emrindeki bölükler arasında kamuflaj tasarlama yarışması düzenlemiş ve birinci gelen bölüğü Avustralya’ya izne göndereceğini bildirmiştir. Sıkı bir mücadele sonrası kazanan 39. Tabur’a bağlı bir bölük izinli olarak Avustralya’ya yollanmıştır. Avustralya’ya inen bölük personelinin tamamı firar ederek kayıplara karışmıştır.

24) 2. Dünya Savaşı’nın üç önemli liderinin ortak bir atası vardı. Taunton, Massachusetts’den Sarah Barney Belcher. Bu ortak ata sayesinde Amerikan Generali Douglas McArthur, İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in sekizinci göbekten kuzeni ve Başkan Franklin D. Roosevelt’in de altıncı göbekten kuzeniydi.

25) 1950′lerin başında İngiliz Ordusu Malaya’daki komünist gerillalara karşı bir operasyon başlatmıştı. Operasyona bir Gurkha Taburu da katılmıştı. Operasyon sırasında, bir başka Gurkha’ya rastlanıldı. Bu Gurkha 1941′de bu bölgede Japonlarla savaşırken birliği tamamen imha edildiği için saklanmış ve sonradan savaşı Japonların kazandığına kani olmuştur. Ama aradan geçen bunca yıla rağmen teslim olmayıp Kral’a sadık kalmıştır.

26) 2. Dünya Savaşı’nda Amerikan’ın planladığı gizli bir psikolojik savaş operasyonlarından biri de Japonlar’ın kutsal saydığı Fuji Dağı’nı kırmızıya boyayarak Japonlar’ın moraline darbe vurmaktı. Tabi en sonunda birisi çıkıp operasyon için gereken uçak sayısı ve boya miktarını hesaplayınca, plandan vazgeçildi.

27) Japonlar’ın Pearl Harbor Baskın’ını haber alan Hitler’in sevinci kbir kaç dakika içinde öfkeye dönüştü. Çünkü askeri danışmanlarından hiçbiri Pearl Harbor’un yerini bilmiyordu.

28) Hitler’ karşı düzenlenen Temmuz 1944 suikastinden sonra idam edilen Alman istihbarat şefi Amiral Wilhelm Canaris’in eşi Erika Waag Canaris’e, uzun yıllar CIA başkanlığı yapan Allen Dulles tarafından emekli maaşı bağlanmıştı.

Asuman ile Zeycan

efsane

Erzincan’da Kaleli Bey’le kethüdası Derviş Ahmed’in çocukları olmaz.
Bey’in bu durumdan yakınması üzerine kethüda,
” Çıkıp dolaşalım belki ağzı dualı bir dervişe rastlarız, derdimize çare bulur” der.
Birlikte yola düşerler.
Yaylada rastladıkları bir dervişe içlerini açarlar Derviş onlara birer elma verir.
Elmanın yarısını kendilerinin yemesini, yarısını da karılarına yedirmelerini söyler.
“Kimin kızı olursa, öbürünün oğluna versin” diyerek ortadan kaybolur.

İkisi de denileni yapar.
Beyin bir kızı, kethüdanın bir oğlu olur.
Çocuklar birlikte büyüyerek, okul çağına erişir.
İkisinin de henuz adı konmamıştır.
Bir gün Bey’le kethüdanın yaylada rastladıkları derviş gelerek oğlana Asuman,
kıza Zeycan adını verir.

Bir rastlantı sonucu annesinden, Asuman’ın kardeşi değil nişanlısı olduğunu
öğrenen Zeycan ona yakınlık duymaya başlar.
Asuman’da Zeycan’ı sevmektedir.
Onların bu tutkularını bilen bir kadın, durumu beye bildirir.
Bey öfkelenerek kethüdayı ve oğlunu konaktan kovar.

Asuman babasını göndererek Zeycan’ı istetir.
Bey önce kabul eder ancak karısı razı olmaz. Bunun üzerine olumsuz yanıt verirler.
Bir gece iki genç düşlerinde ak sakallı bir derviş görür onun elinden
“Aşık Badesi” içerler.
Her ikisi de şiir söylemeye başlar.
Bu düş üzerine duygularını birbirlerine şöyle anlatırlar.

Asuman: İstemem tabibi peymane buldum
Çaresiz dertlere düştüm ne dersin?
Hakkın himmetiyle ummane daldım
Bahar seli gibi çoştum ne dersin?

Zeycan: Dün gece seyrimde oldum divane
Varlığım kırkların yoludur yolu
Eli bağlı durdum Ande “divan”ına
Sundular bir kadeh doludur dolu

Tüm çabalarına karşın sevdiğine kavuşamayan Asuman, sonunda gurbete çıkar.
Giderken mendilini Zeycan’a vererek, vedalaşır.
Zeycan’da anmalık olarak yüzüğünü ona verir.

Kaleli Bey kızını da alıp yaylaya çıkmıştır Asuman’ın yolu buraya düşer.
Tanınmamak için bir çobanla giysilerini değiştirir Bey onun kızıyla aşıklık sınavına
girmesini ister.
Asuman, kaybedenin öbürüne kul olması koşuluyla kabul eder.
Karşılıklı söyleşirler, sonunda Zeycan yenilir.
Ancak bey kızı vermemekte kararlıdır. Asuman tekrar yollara düşer.
Bey olanları anlatıp kendisini karalamasından korktuğundan Asumanı öldürtmek ister.
Adamlarına onu öldürüp, kanlı gömleğini getirmelerini buyurur Adamlar Asumanı yakalar.
Asuman son bir kez Zeycan’ı görmek için yalvarır.
Adamlar kabul eder.
Asuman yüzüğü gösterip kendini tanıtır. Zeycan adamlara yalvararak sevdiğinin
canını kurtarır, beye de kanlı bir gömlek götürürler.
Asuman yine yollara düşer.
Bir dağ başında tipiye tutulur ve kendini kurtarması için tanrı’ya yakarır.
İmdadına yetişen derviş onu kurtarır ve isteği üzerine Asumanı Basra’ya ulaştırır.
Asuman burada Afyoncu Dede’nin kahvesine yerleşir ve şiirler söyler.
Ünü çevreye yayılınca herkes kahveye gelmeye başlar.
Bundan hoşlanmayan diğer kahve sahipleri, bir kocakarıdan Asumanı yoketmesini ister.
Kadın Asumanı bahçesindeki kuyuya atar.
Burada söylediği şiirlerle yardım dileyen derviş Asumanı derviş kurtarır.

Asuman Derviş’e, sevdiğinden haber getirmesi için yalvarır.
Derviş gelip Zeycan’ı görür ve Zeycan sevdiğinden aldığı mendile gül dokuyarak
dervişle gönderir.
Armağını gören Asuman’ın özlemi dayanılmaz olur ve dervişten kendisini Zeycana
kavuşturmasını ister.
Birlikte Erzincan’a gelirler.
Bu sırada Zeycan’ın düğünü yapılmaktadır.
Zeycan, aşık olarak konağa giren Asumandan yardım ister.
Asuman başından geçenleri valiye anlatır.
Vali Timurpençeden Kaleli beyi öldürmesini ister. Asuman buna engel olur.
Dervişin atının bastığı toprağı babasına götürünce kethüdanın gözleri açılır.
Beyle anlaşmazlıklarını unutarak tekrar kardeş olurlar.

Asuman ile Zeycan ise yedi gün yedi gece süren bir düğünle evlenir ve yaşamlarının
sonuna kadar mutlu yaşarlar…

ATATÜRK’ün GENÇLİĞE HİTABESİ


ATATÜRK’ün GENÇLİĞE HİTABESİ

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.

Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.

İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetln imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!

Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.

Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.

Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

K. ATATÜRK 20 Ekim 1927.

ATATÜRK KRONOLOJİSİ

ATATÜRK KRONOLOJİSİ

1881:Selanik’te doğdu.
1893:Askeri Rüştiye’ye girdi ve Kemal adını aldı.
1895:Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi’ne girdi.
1899 Mart 13:İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
1902Harp Akademisi’ne girdi ve burada gazete çıkardı.
1905 Ocak 11:Harp Akademisi’ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam’a 5. Ordu’nun 30. Süvari Alayı’nda staj yapmak için atandı.
1906 Ekim:Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Şam’da topçu stajını yaptı ve Kolağası oldu.
1908 Temmuz 23:Meşrutiyet’in ilan edilmesi için çalışmaları.
1909 Mart 31:31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.
1911 Eylül 13:Mustafa Kemal, İstanbul’a Genelkurmay’a naklen atandı.
1911 Kasım 27:Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.
1912 Ocak 9:Mustafa Kemal, Trablusgarp’ta Tobruk saldırısını yönetti.
1913 Ekim 27:Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği’ne atandı.
1914 Mart 1:Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
1915 Şubat 2:Mustafa Kemal, Tekirdağı’nda 19. Tümeni kurdu.
1915 Şubat 25:Mustafa Kemal’in Maydos’a gidişi.
1915 Nisan 25:Mustafa Kemal, Arıburnu’nda İtilaf Devletleri’ne karşı koydu.
1915 Haziran 1:Mustafa Kemal’in Albaylığa yükselişi.
1915 Ağustos 9:Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı’na atandı.
1915 Ağustos 10:Mustafa Kemal, Anafartalar’dan düşmanı geri attı.
1916 Nisan 1:Mustafa Kemal’in Tuğgeneralliğe yükselişi.
1916 Ağustos 6:Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş’u düşman elinden kurtardı.
1917 Eylül 20:Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
1917 Ekim:Mustafa Kemal, İstanbul’a döndü.
1918 Ekim 26:Mustafa Kemal, Halep’in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu. 1918 Ekim 30: Mondros Mütarekesi’nin imzalanması.
1918 Ekim 31:Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na atanması.
1918 Kasım 13:Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönüşü.1919Nisan 30:Mustafa Kemal’in Erzurum’da bulunan 9. Ordu Müfettişliği’ne atanması.
1919 Mayıs 15:İzmir’e Yunan’lıların asker çıkarması.
1919 Mayıs 16:Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı.
1919 Mayıs 19:Mustafa Kemal, Samsun’a çıktı.
1919 Haziran 15:Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
1919 Haziran 21:Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi’ne çağırdı.
1919 Temmuz 8 / 9:Mustafa Kemal, askerlikten çekildi. (Saat: 20:50)
1919 Temmuz 23:Mustafa Kemal’in başkanlığı altında Erzurum Kongresi’nin toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması. (7 Ağustos 1919)
1919 Eylül 4:Mustafa Kemal’in başkanlığı altında Sivas Kongresi’nin toplanması ve 11 Eylül’de sona ermesi.
1919 Eylül 11:Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı’na saçildi.
1919 Ekim 22:Amasya Protokolü’nün imzalanması.
1919 Kasım 7:Mustafa Kemal, Erzurum’dan milletvekili seçildi.
1919Aralık 27:Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye’yle birlikte Ankara’ya geldi.
1920 Mart 20:İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi, Mustafa Kemal’in protestosu, Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
1920 Mart 18:İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın son toplantısı.
1920 Mart 19:Mustafa Kemal tarafından Ankara’da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.
1920 Nisan 23:Mustafa Kemal, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı.
1920 Nisan 24:Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
1920Mayıs 5:Mustafa Kemal’in başkanlığında ilk Hükümet’in toplantısı.
1920 Mayıs 11:Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1920Mayıs 24:Mustafa Kemal’in cezası Padişah tarafından onaylandı.
1920 Ağustos 10:Osmanlı İmparatorluğu delegeleriyle İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması’nın imzalanması.
1920 Ocak 9 / 10:Birinci İnönü Savaşı.
1921 Ocak 20:İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nun esas maddelerinin kabulü.
1921 Mart 30 / Nisan 1:İkinci İnönü Savaşı.
1921 Mayıs 10:Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi’nde Anadola ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu’nun kurulması ve Mustafa Kemal’in Grup Başkanlığı’na seçilmesi.
1921 Ağustos 5:Mustafa Kemal’e Başkumandanlık görevinin verilmesi.
1921 Ağustus 22:Mustafa Kemal’in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı’nın başlaması.
1921 Eylül 13:Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılması.
1921 Eylül 19:Mustafa Kemal’e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal’in Gazi ünvanını alması.
1922Ağustos 26:Gazi Mustafa Kemal’in Kocatepe’den Büyük Taarruz’u yönetmesi.
1922 Ağustos 30:Gazi Mustafa Kemal’in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı’nı kazanması.
1922 Eylül 1:Gazi Mustafa Kemal’in: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri !” emrini vermesi.
1922 Eylül 9:Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesi.
1922 Eylül 10:Gazi Mustafa Kemal’in İzmir’e gelişi.
1922 Ekim 11:Mudanya Mütarekesi’nin imzalanması.
1922 Kasım 1:Gazi Mustafa Kemal’in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.
1922 Kasım 17:Vahdettin’in bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan kaçması.
1923 Ocak 29:Gazi Mustafa Kemal’in Latife Hanım’la evlenmesi.
1923 Temmuz 24:Lozan Antlaşması’nın imzalanması.
1923 Ağustos 9:Gazi Mustafa Kemal’in Halk Fırkası’nı kurması.
1923 Ağustos 11:Gazi Mustafa Kemal’in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na seçilmesi.
1923 Ekim 29:Cumhuriyet’in ilan edilmesi.
1923 Ekim 29:Gazi Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı olması.
1924 Mart 1:Gazi Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisi’nde Halifeliği kaldırması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.
1924 Mart 3:Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi, Şer’iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmesi.
1924 Nisan 20:Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nun kabul edilmesi.
1925 Şubat 17:Aşarın kaldırılması.
1925 Ağustos 24:Gazi Mustafa Kemal’in ilk defa Kastamonu’da şapka giymesi.
1925 Kasım 25:Şapka Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi.
1925 Kasım 30:Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.
1925 Aralık 26:Uluslararası takvim ve saatin kabulü.
1926 Şubat 17:Türk Medeni Kanunu’nun kabulü.
1927 Temmuz 1:Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul’a gitmesi.
1927 Ekim 15 / 20:Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı’nda tarihi Büyük Nutku’nu söylemesi.
1927 Kasım 1:Gazi Mustafa Kemal’in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1928 Ağustos 9:Gazi Mustafa Kemal’in Sarayburnu’nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.
1928 Kasım 3:Türk Harfleri Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi.
1931 Nisan 15:Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu’nun kurulması.
1931 Mayıs 4:Gazi Mustafa Kemal’in 3.kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1932 Temmuz 12:Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu’nun kurulması.
1933 Ekim 29:Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu söylemesi.
1934 Kasım 24:Gazi Mustafa Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.
1935 Mart 1:Atatürk’ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1937 Mayıs 1:Atatürk’ün çiftliklerini Hazine’ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi’ne bağışlaması.1938 Mart 31:Atatürk’ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin ilk resmi duyurusu.
1938 Eylül 15:Atatürk’ün vasiyetnamesini yazması.
1938 Ekim 16:Atatürk’ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlanması.
1938 Kasım 10:Atatürk’ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)
1938 Kasım 11:İstanbul Şehir Meclisi’nin olağanüstü toplantı yapması. Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsunun indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı’nın çekilmesi.
1938 Kasım 12:Atatürk’ün ölümü dolayısıyla, Yüksek Öğretim gençliğinin Üniversite Konferans Salonu’nda toplanması.
1938 Kasım 13:Gençliğin Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i koruyacaklarına ant içmeleri.
1938 Kasım 14:Büyük Millet Meclisi çok hazin bir toplantı yaptı.
1938 Kasım 15:Hükümet Atatürk’ün Ankara’da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
1938 Kasım 16:İstanbul’lular Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
1938 Kasım 19:Büyük bir törenle, Atatürk’ün Dolmabahçe’den alınan yüce cenazesi, önce Sarayburnu’na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü.Yavuz zırhlısıyla İzmit’e kadar götürülen tabut, oradan Ankara’ya yolcu edildi.
1938 Kasım 20:Atatürk’ün sevgilinaşı Ankara’ya ulaştı ve Ankara’da Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara’lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
1938 Kasım 21:Atatürk’ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi’ndeki Geçici Kabre konulması.
1938 Kasım 25:Atatürk’ün vasiyetnamesinin açılması.
1938 Aralık 26:Atatürk’ün “Ebedi Şef” sanıyla anılmasının kabul edilmesi.
1953 Kasım 4:Atatürk’ün Geçici Kabri’nin açılması.
1953 Kasım 10:Atatürk’ün cenazesinin Anıt-Kabir’e nakledilmesi.

ATATÜRK DEVRİMLERİ

ATATÜRK DEVRİMLERİ

Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir devrimciydi. O dönemlerde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi çok önemli idi. Mustafa Kemal ülkesindeki yaşamı modernize etmiştir. Atatürk 1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşları ve hayatta kalabilmeleri için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata geçirmiştir. Tüm bu devrimler, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılanmıştı.


Harf Devrimi

Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu en önemli devrimlerden birisi, Arap alfabesinin kaldırılması ve Latin alfabesinin kabul edilmesi olmuştur. 3 Kasım 1928 tarihinde, yeni Türk Alfabesi kabul edilmiştir.

Kıyafet Devrimi

Kıyafet devrimi ile birlikte, kadınlar çarşaf giymekten vazgeçerek, modern kadın elbiseleri giymeye başladılar. Erkekler ise fes yerine şapka giymeye başladılar.

Hukuk Sisteminin Laikleştirilmesi

1920 yılında kurulmuş olan yeni Türkiye Devletinin yeni bir hukuk sistemine ihtiyacı vardı. Atatürk, Şeriat Kanununun yerine İsviçre Medeni Kanununu getirmiş, o dönemde geçerli olan ceza yasasının yerine ise İtalyan Ceza Yasasını getirmiştir. Türk Hukuk Sistemi ise tüm çağdaş gereksinimler Çerçevesinde modernize edilmiştir.

Öğrenimin Laikleştirilmesi

19. Yüzyıl başlarına dek, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde çeşitli eğitim sistemleri uygulanmaktaydı. Atatürk İslami eğitim veren medrese sisteminin yeni toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini gördü. Bu nedenle, batı modellerine benzeyen yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması gerekliydi. Böylece, mevcut sistem değiştirilerek 1933 yılında bir üniversite reformu gerçekleştirilmiştir.

Kadınlara Sağlanan Medeni Haklar

Atatürk Devrimleri ile birlikte, yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan Türk kadınına yeni haklar tanınmıştır. Böylece kabul edilmiş olan medeni kanun gereğince bundan böyle kadınlar da erkeklere tanınan haklara sahip olacaklar, resmi görevlere atanabilecekler, oy verme ve Millet Meclisine seçilebilme hakkına sahip olabileceklerdir. Tek eşlilik ilkesi ve kadınlara tanınan eşit haklar, Türk toplumuna bir canlılık kazandırmıştır.

Atatürk’ün Türk Tarihi ile ilgili Çalışmaları

Kültürel alanda bir tür milliyetçilik anlamındaki yazı devrimi sonrasında, Atatürk tarih konusuna ağırlık verdi ve 1931 yılında Türk Tarih Kurumunu kurdu. Burada, Türkiye Tarihi kapsamlı bir şekilde incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bunların dışında, Yeni Takvim, Ağırlıklar ve Ölçüler, Tatiller ve Soyadı Kanunu gibi diğer birçok devrimler de gerçekleştirilmiştir. Bu konudaki bazı örnekler arasında 1924 Hafta sonu Yasası, 1925 Uluslararası Zaman ve Takvim Sistemi, 1926 Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu, 1933 Ölçü Sistemleri ve 1934 Soyadı Yasası sayılabilir. 1932 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen yasa gereğince Türkler soyadı aldılar ve Milletin liderine de “Türklerin Babası” anlamına gelen Atatürk soyadı verildi.

ATATÜRK İLKELERİ

ATATÜRK İLKELERİ

Cumhuriyetçilik:

Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun kendisini yönelmesidir. Cumhuriyete hayat veren damarların başında ise demokrasi geliyor. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini, demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunun dışına çıkılırsa; demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar. Eğer böyle olursa en büyük zararı cumhuriyetin yine kendisi görecektir. Demokrasiyi benimsemiş siyasî rejimlerde, özgürlüklerin kullanılma alanları demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır. Cumhuriyet rejiminde kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur. Çünkü demokrasilerde; kişilerin, dolayısıyla, toplumların özgürlükleri, hukuk yolu ile güvence altına alınmıştır. Bunların sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir.
29 Ekim 1923′te ilân edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı? Cumhuriyet, lâik bir sistem üzerinde kurulacaktı. Yani cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı.
Cumhuriyeti adaletli bir hukuk sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç kuşakları çağ dışı kişiler tarafından değil, bağımsızlık ve hürriyetin değerini bilen öğretmenler tarafından yetiştirilecekti. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi kaldırılacak, cumhuriyetin temelini ilim oluşturacaktı.
Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok önem vermiştir. O’nun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak görmesindeki neden budur.
Atatürk, cumhuriyetçilik ilkesiyle ilgili görüşlerini birçok kez dile getirmiştir:
“Türk Milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur.” (Afet İnan-Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazılan sh. 352)
“Türk Milleti’nin yaradılışına ve karakterine uygun idare, cumhuriyet idaresidir. Bu günkü Hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet ve millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Yönetim halk, halk yönetim demektir.” (Söylev ve Demeçler C.III. sh. 75, C. II sh. 230)
“Demokrasi prensibi, egemenliği kullanan araç ne olursa olsun, esas olarak milletin egemenliğine sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasaldır. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki kontrolü sayesinde siyasal özgürlük sağlamaktır.” (Afet İnan-M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, sh. 71,73)
Halkçılık:
Devrim tarihimizde önemli bir yeri olan 1924 ve 1961 Anayasalarında da yer alan halkçılık ilkesi, demokrasinin temelini oluşturmaktadır. Bu ilkenin ana özelliği ülke yönetiminin halkın elinde bulunmasıdır.
Egemenlik bir zümre ya da ailenin elinde bulunmaz, halkın seçimle iş başına getirdiği kişiler, ülkeyi yönetir. Halkçılık;
1.)Ülke yönetiminin demokratikliği,
2.)Birey ve sınıflara ayrıcalık tanınmaması, gibi öğelerden oluşmakta.
Eğitim yoluyla aydınlanmış halk, ulusal egemenliğin güçlenmesi ve demokrasimizin yaşamasında tek ve gerçek güvencedir.
Halkçılık, Atatürk’ün önemle üstünde durduğu bir ilkeydi. Bu önemi açıklamalardan anlıyoruz:
“Halkçılık demek, devletin bütün kudret ve egemenliğinin halktan geldiğini, Türk camiası içinde, fert, aile ve sınıf ayrıcalığı bulunmadığını, kanun önünde herkesin eşit olduğunu İfade etmek demektir. Bu formül demokrasinin ifadesidir.” (A. Rıza Türel-İzmir Barosu Dergisi Sayı 8, sh. 413)
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” (Afet İnan-Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları sh. 351) “Türkiye halkı, ırkça, dince ve kültürce ortak, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu, kaderleri ve menfaatleri müşterek olan sosyal bir toplumdur.” (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 221)
“Bence, bizim Milletimiz, birbirinden çok farklı çıkarları olan ve bu itibarla birbirleriyle mücadele halinde buluna gelen çeşitli sınıflara malik değildir. Mevcut sınıflar birbirinin tamamlayıcısı niteliğindedir.” (Söylev ve Demeçler C.II. sh. 82)
Laiklik:
“Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” şeklinde özetlediğimiz lâiklik ilkesi, Türk Devriminin vazgeçilmez bir unsurudur. Demokratik olmanın da gereği…
Atatürk’e göre din, insanların vicdanlarında yer alması gereken kutsal bir kavramdır. Bu düşünceden yola çıkan Gazi 31 Ocak 1923′de şu sözleri söylüyordu:
“Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabi olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”
Genç Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sağlam temeller üzerine oturtulabilmesi için, ilk önce devletin kurum ve kuruluşlarının laikleştirilmesi gerekiyordu.
DEVLETİN LÂİKLEŞTİRİLMESİ
1.)Samsun’a çıkış. Amasya kararları, Erzurum, Sivas Kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması.
2.)23 Nisan 1920′de T.B.M.M.’nin açılması. “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesinin kurtuluşun ve kuruluşun simgesi olması.
3.)20 Ocak 1921 Anayasasının kabulü.
4.)1 Kasım 1921 Saltanatın kaldırılması.
5.)29 Ekim 1 923 Cumhuriyetin ilânı.
6.)3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılması.
7.)20 Nisan 1924 Anayasasının kabulü.
8.)10 Nisan 1928 Anayasadan Türkiye Devletinin “Dinî islâmdır” hükmünün çıkarılması.
9.) 5 Şubat 1937 Anayasada değişiklik yapılarak Türkiye Devletinin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı olduğu hükmünün Anayasaya konması.
HUKUKUN LÂİKLEŞTİRİLMESİ
1.)8 Nisan 1924 Şer’î mahkemelerinin kaldırılması.
2.)30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması
3.)17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanununun kabulü.
4.)22 Nisan 1926 Borçlar Kanununun hazırlanması.
5.)24 Kasım 1929 İcra, İflas Kanunlarının kabulü.
6.)15 Mayıs 1929 Deniz Ticaret Kanununun kabulü.
7.)5 Aralık 1934 Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkının verilmesi.
EĞİTİMİN LAİKLEŞTİRİLMESİ
1.)3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat (Öğrenimin Birleştirilmesi) Kanunu
2.)5 Kasım 1925 Ankara Hukuk Fakültesinin açılması.
3.)26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saatin kabul edilmesi.
4.)24 Mayıs 1928 Lâtin rakamlarının kabulü.
5.)1 Kasım 1928 Lâtin alfabesinin kabulü.
6.)10 Haziran 1933 Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun’un kabulü.
7. )1 Ağustos 1933 Üniversiteler Kanununun çıkarılması, Darülfûnun’un kaldırılması. İstanbul Üniversitesinin kurulması.
KÜLTÜRÜN LÂİKLEŞTİRİLMESİ
Kültürde lâikleşmenin yollan aranırken elbette örf ve âdetlere bağlı kalınacaktı. Tarihten gelen hiçbir şey yok edilmeyecekti.
İşte bu düşünceden yola çıkılarak;
1.)30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Kanun ile Meclis tarikatları yasaklıyor, tekke, türbe ve zaviyeler kapatılıyordu.
2.)25 Aralık 1925 tarihinde de Meclis tarafından şeyhlik, seyyitlik, üfürükçülük, dervişlik, emirlik, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi san ve sıfatların kullanılması ve bunlara ait özel kıyafetlerin giyilmesi yasaklanıyordu.
Atatürk’ün laiklikle ilgili görüşlerini Söylev ve Demeçlerinden aktarıyoruz.
“Mensubu olmakla mütmain (tatmin) ve mesut bulunduğumuz İslâmiyet dinini yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yüceltmenin kesin elzem olduğu gerçeğini gözlüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdâni kanaatlanmızı, karışık ve dönek olan her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî (ahretle ilgili) saadetinin emrettiği bir zorunluktur.” (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 330)
“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz biri milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.” (Kılıç Ali-Alatürk’ün Hususiyetleri, sh. 116)
“Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.” (Söylev ve Demeçler C. III. sh. 76)

Devrimcilik:

Devrimcilik ilkesi, Atatürk İlkeleri arasında; eylem ve atılım gibi kavramları içerisine alan tek ilkedir.
Atatürk, Büyük Söylevinin sonunda:
“Bu açıklamalarımla ulusal yaşamı sona ermiş varsayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını ve bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım,” diyerek çağdaş devlet kavramıyla devrimcilik ilkesinin şaşmaz işaretini veriyordu.
Çağdaş devlet kuran bir ulusun, çağ dışı niteliklerden kurtulması gerekirdi. İşte, Türk ulusunun, çağdışı niteliklerden kurtulmak, çağdaşlaşmak için giriştiği atılımların tümü devrimcilik ilkesinin kapsamı içine girer.
Devrimcilik, Atatürk İlkelerinin hemen hemen tümüyle birleşir. Bütün bu ilkelerin ya neden ya sonuç olarak devrimcilikle sıkı bir ilintisi vardır. Bu bakımdan devrimcilik, Atatürk İlkelerinin tümünü gerçekleştirmeye, korumaya ve yaşatmaya kesin kararlılıktır. Devrimleriyle yolumuzu aydınlatan Atatürk’ün bu konudaki görüşleri şöyle:
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâbımızın asıl hedefi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan ve bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut hurafeler tamamıyla kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyinlere gerçeğin ışıklarını sokmak imkânsızdır.” (Söylev ve Demeçler C. II. sh. 69)
“… Mes’ut inkılâbımızın aleyhinde düşünce ve duygu taşıyanları aydınlatıp, doğru yolu göstermek, aydınlara düşen millî görevlerin en önemlisi ve birincisidir.” (Söylev ve Demeçler C. II. sh. 69) “
“…Memleket davalarının ideolojisini, inkılâplarımız yönünden anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak kişi ve kurumları yaratmak lâzımdır.” (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 386)

Milliyetçilik:

Milliyetçilik ilkesi ulusal savaşımızın çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm tutsak ulusların kurtuluş hareketlerine ışık tutmuştur. Fransız Devriminden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi kaderini çizme inancının doğal bir sonucudur bu ilke. Türk halkının ümmet olmaktan kurtulup ulus haline gelmesi, Atatürk sayesinde olmuştur. Atatürk’ün ulusuna inancı sonsuzdu. Ulusu ulus yapan öğelerin başında ise, ortak değerler gelir. Milliyetçilik sözcüğü, bu değerleri de içine almakta. O, devrim ve ilkelerinin, ulusa rağmen değil, ulusla birlikte yaşayacağını biliyordu. Bu nedenle yeniliklerin ancak ve ancak ulus tarafından benimsenmesi ile sonsuza kadar yaşayacağı inancındaydı.
Zaten bugün, Atatürk İlkeleri arasında yer alan milliyetçilik, çağdaş anlamıyla; siyasetin ekonominin ve kültürün içinde yerini almıştır.
“Türk milliyetçiliği, bütün çağdaş milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumayı esas sayar. Bu nedenle millî olmayan akımların memlekete girmesini ve yayılmasını isteriz.” (Ş. Süreyya Aydemir-Tek Adam C. III. sh. 450)
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz, Türk milliyetçi siyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluma dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” (Afet İnan-M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım sh. 88)
“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir milletin evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (M. Kemal Kop-Atatürk Diyarbakır’da sh. 4)

Devletçilik:

Anayasamızda yer alan devletçilik ilkesi; toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri açıklar. Genel anlamı ile, özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi gerçekleştirme ilkesidir.
Genel olarak devletin iki ödevi vardır;
a)Ülke içinde güvenliği ve adaleti sağlayarak, yurttaşların özgürlüğünü ve güvenliğini korumak.
b)Savunma için her an hazır bulunmak ve başka çare kalmazsa ülkeyi silâhla savunmaktır.
Bunlardan başka devletin, bayındırlık, eğitim, kültür, sağlık, tarım, ticaret ve sanayiye ilişkin ekonomik etkinliklerde de görevleri bulunmaktadır.
Atatürk, devletçiliği şöyle açıklar:
“Bizim takip ettiğimiz devletçilik, bireysel çalışmayı ve gayreti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlaştırabilmek için, milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik sahada devleti fiilen ilgili kılmak mümkün esaslarımızdandır.”
Devletçilikle ilgili dile getirdiği diğer ifadeler ise şöyledir:
“Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar içinde düzenlemek amacını güden, özel ve kişisel ekonomik teşebbüse ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayalı kolektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir. Özet olarak bizim güttüğümüz “devletçilik” ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda, devleti fiilen ilgilendirmektir.”
“… Devletin siyasal ve düşünsel hususlarda olduğu gibi bazı iktisadi işlerde de düzenleyici rolü prensip olarak kabul edilmelidir. Buradaki güçlük; devlet ile ferdin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmaktır. Devletin faaliyet sınırını çizmek ve dayanacağı kuralları tespit etmek, diğer yandan da vatandaşın ferdi teşebbüs ve faaliyet özgürlüğünü kısıtlamak, devleti yönetmekle yetkili kılınanların düşünüp tayin etmesi gereken bir meseledir. Prensip olarak devlet, ferdin yerine geçmemelidir. Fakat, ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de ferdin kişisel faaliyeti, ekonomik gelişmenin esas kaynağı olarak kalmalıdır. Fertlerin gelişmesine engel olmamak, onların her bakımdan olduğu gibi özellikle ekonomik alandaki özgürlük ve teşebbüsleri önünde, devletin kendi faaliyeti ile bir engel vücuda getirmemesi, demokrasi prensibinin önemli esasıdır. O halde diyebiliriz ki, ferdî teşebbüs gelişmesinin bir engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını teşkil eder. Bu bakımdan genellikle belli zaman ve alanda sürekli bir özel nitelik gösteren ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir.” (Afet İnan-M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, sh. 66, 67)

ATATÜRK’ün HAYATI

ATATÜRK’ün HAYATI

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905′te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907′de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909′da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911′de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912′de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912′de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915′te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915′te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915′te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915′te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916′da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916′da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917′de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918′de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918′de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918′de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919′da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919′da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919′da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

  • Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
  • Çukurova, Gaziantep, Kahramanmaraş Şanlıurfa savunmaları (1919- 1921)
  • I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
  • II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
  • Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
  • Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921′de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923′te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922′de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923′te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu.
Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihandabarış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı.
Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934′de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923′de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.Fransızca ve Almanca biliyordu.
ATATÜRK’ÜN SON YILLARI VE ÖLÜMÜ
Atatürk’ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova’da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara’ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu. Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen, Mersin ve Adana’ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü edindiği millî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs’ta Ankara’ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul’a gitti. Doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu.
Deniz havası iyi geldiği için, Savarona Yatı’nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul’a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938′de Hatay Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi Atatürk’ü çok sevindirip moralini düzeltti. Temmuz sonlarına kadar Savarona’da kalan Atatürk’ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O’nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938′de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı. Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat, çok arzuladığı hâlde, Ankara’ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı.
29 Ekim 1938′de kahraman Türk Ordusu’na yolladığı mesaj, Başbakan Celâl Bayar tarafından okundu. “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!” sözü ile Türk Ordusu’nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda “Türk vatanının ve Türk’lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır” diyerek Türk Ordusu’na olan güvenini belirtmiştir.
Atatürk 1 Kasım 1938′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi’nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu’nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.
Atatürk’ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk’ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı’nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı. Bu kara haberle, yalnız Türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler. 16 Kasım günü Atatürk’ün tabutu, Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda katafalka konuldu.
Üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti. Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı’na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyi İzmit’e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara’ya getirilmek üzere hareket edildi.
Atatürk’ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, bakanlar, Genelkurmay Başkanı, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra Atatürk’ün tabutu katafalkta alınarak. Etnografya Müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu. Türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, Ankara Rasattepe’de bir Anıtkabir yaptırdı. 10 Kasım 1953′te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk’ün naaşı Anıtkabir’e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.

Adolf Hitler

Çocukluğu ve İlk Gençlik Yılları


Hitler’in çocukluğu
Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Almanların yoğunlukta olduğu Yukarı Avusturya‘nın Braunau kasabasında doğdu. Avusturya vatandaşı idi. Bir gümrük memuru olan Alois Hitler (18371903) ve Klara Poelzl (1860-1907) ‘ün beş çocuğundan üçüncüsüdür. İlk tahsilini doğduğu kasabada yaptı. Orta tahsiline Linz şehrinde başladı. O sıralarda, ilerde memur olmasını isteyen babasıyla zıtlaşıyor, ileride ressam olmak istediğini söylüyordu. Sevmediği dersleri asıyor, hiç ilgilenmiyordu (ileride öğretmenlerini çok sert biçimde eleştirmiş, sadece tarih öğretmenini çok sevdiğini ve ona çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir).
On üç yaşında tüberkülozdan babasını kaybetti. Daha sonra ağır bir ciğer hastalığı geçirmiş, bir yıl kadar okuldan ayrı kalmış, sonrada maddi sorunlar nedeniyle okula geri dönememiştir. Annesine bakma sorumluluğuyla inşaatta işçi olarak çalışmaya başladı. Gençliğinde kazandığı küçük miktarda paranın önemli bir kısmını kitaplara ayırıyordu. İçindeki anti-semitizim(yahudi düşmalığı) ise o zamanlar başlamıştır. İlk başlarda bu fikre karşı çıksada yahudilerin birbirlerini kültür, sanat, politika, iş hayatı gibi bütün alanlarda kayırdıklarını düşünmeye başlayınca, Yahudileri sevmemeye başlamştır. Kendisi bu konuyu şöyle der: “Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılsa yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlarda yahudilerdi. Bir çok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir anti-semitist olmaya karar verdim.”
Babasız ve parasız zor yaşam şartlarının üstüne bir de on dokuz yaşına geldiği 1907 yılında annesini kaybetti. Annesiyle hep ayrı bir bağ olduğundan söz eder ve o öldüğünde babasının ölümünden daha fazla üzüldüğünü anlatır.

Adolf Hitler
Ressam olma ümidiyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girdi ancak başarısız oldu. Bir süre, yapıp sattığı resimlerden kazandığı parayla, sefalet içinde yaşadı. 1912‘de Viyana‘dan Münih‘e geldi.
1914‘de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera ordusuna gönüllü olarak girdi. Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Fırkanın adını NSDAP (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiter Partei/ Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Taraftarlarına kısaca “Nazi” ismi verildi. Kendisine de, taraftarları, rehber anlamına gelen “Führer” lakabını verdiler. Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya‘yı Versay‘ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlara hasredilmesi lazım geleceği programın temel maddelerindendi. Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından birini teşkil eder. Völkischer Beobachter adlı gazeteyi yandaşları çıkarıyordu. Josef Goebbels bu gazetenin tamamen parti bülteni halini almasını sağladı. Gazetede partisinin fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.

Siyasi Kariyeri


Hitler’in, Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabı

Adolf Hitler ve İngiltere başbakanı Lloyd George

Adolf Hitler ve İngiltere başbakanı Neville Chamberlain
1924‘de Münih’ten hükümeti devirmek için teşebbüslerde (Birahane Darbesi) bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde “Mein Kampf” (Kavgam) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı. Bu kitap, partinin bundan sonraki faaliyetlerine yön verdi. 1924 ve 1929 yılları arasında partisi başarısız oldu. Ancak Dünya Ekonomik Krizinden sonra daha fazla oy kazanabildi (1929). 1930 seçimlerinde yüzde 18 oy ile SPD‘den sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler’in oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden daha fazla kırsal bölge ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta ve üst kesimden geldi.
1932 yılında yapılan üçüncü genel seçim, 31 Temmuz tarihlidir. Seçim sonuçlarından yine parlamentoda çoğunluğu sağlayabilen bir parti çıkmamıştır. Toplam oyların yüzde 37’sini alan Nazi partisi, parlamentoda çoğunluğu sağlayamamakla birlikte en çok sandalye sayısına sahip partiydi.
1933 yılının Ocak ayında, Komünistlerin bir genel grevle tüm ekonomiyi işlemez hale getirerek bir “devrimci durum” yaratacakları ya da ülkede içsavaş çıkacağı konusundaki endişeler o derece derinleşmişti ki, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg Hitler’i, Katolik Merkez Parti’yle bir koalisyon kurarak istikrarlı bir hükümet kuracağı umuduyla başbakan atadı.
Ancak Katolik Merkez Parti’yle bir anlaşma sağlanamadı. Milliyetçi Parti’nin de desteğini alan Hitler, ülkeyi yeniden bir genel seçime götürdü.
Hükümette olmak dolayısıyla devletin tüm olanaklarını kullanan bir seçim kampanyası yürütülmüştür. Öte yandan Hitler, hiçbir şekilde ulusalcı bir sosyalist olmadığını, gerçekte ne olduğunu çok net bir şekilde, gereken yerlere anlatabilmişti. Bu seçim kampanyası sırasında endüstri ve finans-sigorta devlerinden büyük miktarda mali destek sağladılar.
27 Şubat 1933 akşamı Reichstag’ta bir yangın çıkmıştır. Büyük ihtimalle Nazi partisi tarafından yapılmıştır. Soruşturma kısa sürede polisi Marinus van der Lubbe adından yarı-deli bir komüniste götürdü. Yangını çıkaranın kendisi olduğunu itiraf etti.
Ertesi gün, Hitler Hindenburg’a, anayasanın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname imzalattı. İzleyen günlerde Nazi partisi ve Milliyetçiler dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durduruldu.
5 Mart 1933 günü yapılan seçimlerde Nazi partisinin oyları yüzde 44 düzeyine çıkmıştır. Milliyetçi partilerin oyları düşmüş olmakla birlikte parlamentoda çoğunluk sağlanabiliyordu.
Seçimlerin hemen ertesinde parlamentodan bir “yetki kanunu” çıkartıldı. Bu kanun, Reichstag’ın tüm yetkilerini dört yıl süre ile kabineye devrediyor, ve çalışmalarına bu süre için ara veriyordu.
Ancak böyle bir kanun için parlamentoda üçte iki çoğunluk kararı gerekmektedir. Bu çoğunluk kararının nasıl sağlandığı Nürnberg Mahkemeleri tutanaklarına da geçmiştir. Oylamanın yapılacağı gün parlamento SA tarafından kuşatılmış, bazı Sosyal Demokrat parlamenterler içeri alınmamıştır. Zaten 81 komünist parlamenter de seçimlerden önce göz altına alınmıştı.
23 Mart 1933 günkü parlamento oturumunda “Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Kanun (Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reicht) adındaki yetki tasarısı kabul edilmiştir.
Bu kararnameyle yürütme ve yasama erklerini eline almıştır. Hemen ardından diğer partileri yasakladı. Büyük bir propaganda faaliyeti yürüterek ve olağanüstü hitabet ve ikna kabiliyetini kullanarak bütün Alman halkını Nazi bayrağı altında birleştirdi. Kendisini, Almanların yanılmaz büyük lideri ilan etti ve halkı da buna inandırdı. Bundan sonra Alman halkı ölümüne kadar Hitler’in peşinden körü körüne gitmiştir.

Adolf Hitler ve Benito Mussolini Yugoslavya gezisinde
Halka, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaracağına söz verdi ve bu yolda çalışmalarına başladı. Almanya’da aşırı artış gösteren işsizliği savaş hazırlığı için kullanarak, iş sahası oluşturdu. Ülke genelinde büyük otobanlar inşa ettirdi.
Ülkedeki bütün aksaklıkların nedeni olarak Yahudileri ve çingeneler gibi bazı azınlıkları gösteriyor, Alman ırkının üstün ırk olduğunu söylüyordu. Bütün bir Alman halkını da bunlara inandırmayı başardı ve tarihin en büyük soykırım faaliyetine girişti. Bütün Yahudileri toplama kamplarında topladı. Çalışabilecek durumda olanlar ayrıldıktan sonra diğerleri gaz odalarında öldürülüp, fırınlarda yakıldılar. (Bu faaliyetler sadece Almanya’da değil, daha sonra işgal edilen bütün ülkelerde de gerçekleştirildi. Bu şekilde tüm Avrupa’da yaklaşık olarak 5.5 milyon Yahudi ve yarım milyon çingene öldürüldü.) Alman ırkını iyileştirmek adına, binlerce zihinsel engelli insan da hastanelerde, verilen gizli emirlerle öldürülmüştür.
Savaş sonucunda Almanya‘nın yenilgisini gören Adolf Hitler ümitsizliğin iyice artması üzerine 29 Nisan 1945‘te Berlin‘de karısı Eva Braun‘la birlikte aynı anda siyanür hapı içip, önce Eva Braun’u sonrada kendisini bir silah vasıtasıyla vurarak intihar etti. Kendi isteğiyle Führerbunker bahçesinde benzinle cesetleri yakılmıştır. Hitler’in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir. Tüm bu ‘resmi’ hikayeye rağmen Hitler’in sonuyla ilgili çeşitli iddialar ‘komplo teorileri’ seviyesinde de olsa hala tartışılmaktadır.
Hitler ölmeden önce ikili vasiyetnamesini yazdırmıştır: Siyasi ve Özel Vasiyetname. Hitler’in siyasi vasiyetnamesi bir hınç çığlığıdır. Ona göre; Almanya bütün milletler için bir zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm’i kovalamaktan asla vazgeçmemelidir. Almanya’nın geleceğini tartışmasız bu olgu belirleyecektir. Hitler, savaşa girmekte haklı olduğunu savunuyor ve yenilgiden korkak yalancı generalleri sorumlu tutuyordu. Özel Vasiyetinde ise, tüm hayatı boyunca topladığı sanat eserleriyle doğduğu şehir olan Linz’de bir müze kurulmasını istedi. Tüm şahsi mallarını partiye eğer parti kalmamışsa devlete bıraktığını söylüyordu.

İç politikadaki politika ve uygulamalar

Hitler, iktidara gelmesinin hemen ardından Alman ekonomisinin düzenlemesini hedef almıştır. Gerek I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasının, gerekse de 1930 yılındaki genel ekonomik buhranın sonucunda Alman ekonomisi ciddi sıkıntılar içindeydi. Yaşanan hiper enflasyon, aşırı boyutlara varan işsizlik ve bunlara bağlı olarak sanayideki kapasite düşüklüğü, Hitler’in izlediği ekonomi politikalarıyla kısa sürede kontrol altına alınmıştır.
Hitler’in iktidara geldiği 1933 yılını izleyen yıllardaki Alman ekonomisinde gözlenen gelişmeler, çoğu kez Hitler’in olağanüstü başarısı olarak kabul edilir. Hitler’in iktidarın tüm kontrolünü ele geçirmesinin hemen ardından tüm sendikalar kapatılmış, tüm çalışanlar bir “işçi birliği” çatısı altında toplanmış, işçi aidatları, genel bütçeye aktarılmıştır. Ücret artışları ve bunun sonucu olan grev olasılığının kalktığı ekonomide, doğal olarak bir istihdam artışı yaşanmıştır. İşgücü maliyetinin düşmesi ve “iş dünyasındaki barış ve istikrar”, işgücü talebini artırmıştır. Teknolojik ve askeri alanlarda büyük yatırımlar yapmıştır.

Dış politika


Hitler ve Benito Mussolini halkı selamlarken
Alman ekonomisinin canlandırılmasının ardından Hitler, izleyeceği dış politikanın temelini oluşturan askeri stratejisini hayata geçirmeye yönelmiştir. Bu stratejinin ilk adımında Alman kara, deniz ve hava kuvvetlerinin, Versay anlaşmasıyla getirilen sınırlamalardan kurtulmasını sağlamıştır. Bunun sonucunda büyük tonajlı savaş gemileri ve denizaltı, zırhlı kara savaş araçları üretimine geçilmiş, kara ordusunun mevcudu artırılmıştır.
Hitler’in ikinci stratejik hedefi, Almanca konuşan nüfusun yaşamakta olduğu bölgelerin, Alman topraklarına katılmasıdır. Bu stratejik evrenin adımları, 12 Mart 1938 de, Avusturya’nın ilhak edilmesiyle başlamıştır. Ardından ikinci adım olarak Çekoslovakya toprakları içindeki Sudet bölgesidir. Hitler’in baskısıyla 29 Eylül 1938 günü imzalanan Münih Anlaşmasıyla Sudet bölgesi Almanya’ya veriliyor. Konferans, Alman, İtalyan, İngiliz ve Fransız başbakanlarının katıldığı, Çekoslovakya’nın temsici bulundurmadığı bir anlaşmadır. Anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda Hitler, hiç zaman kaybetmemiştir. 1 Ekim 1938′de yine silah kullanılmaksızın, uluslararası anlaşmalara dayanılarak, nüfusunun yüzde elliden fazlasını Almanların oluşturduğu Sudet bölgesi Almanlarca işgal edilecektir. 15 Mart 1939‘da ise Çekoslovakya’nın kalanını da topraklarına ekleyeceklerdir.
Hitler’in stratejisinin üçüncü evresi, “Kavgam”‘da açıklamış olduğu üzere Doğu Avrupa topraklarının ilhak edilmesidir. Ancak bu, askeri operasyonları gerektirecektir ve Hitler’in askeri stratejisini oluşturacaktır.

Askeri strateji


Amerikan Newspaper Adolf Hitler’in Ölüm Haberi
Hitler ve kurmaylarının II. Dünya Savaşı öncesi stratejileri, esas itibariyle I. Dünya Savaşı öncesi Alman stratejileriyle ana hatlarda örtüşmektedir. Hitler’in en büyük endişesi yine, iki cepheli bir savaşı sürdürmek zorunda kalmaktır. Bundan kaçınabilmek amacıyla I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, Schlieffen Planı kabul edilmiştir. Önce, seferberliğini daha hızlı gerçekleştirebilecek olan Fransa ile savaşılacak, bu ülkenin savaş dışı kalmasının hemen ardından Rusya’nın istilasına girişilecektir. Hitler, Almanya’nın kuzey ve güneyindeki İskandinav ve Balkan ülkelerini istilayı başlangıçta düşünmemiştir. Bu ülkelerin tarafsız kalmasını sağlamayı, bu şekilde güney ve kuzeyde güvenli bir tampon bölge oluşturmayı hedeflemişti. Ancak savaşın ileriki aşamalarında Kuzey Cephesini, Norveç’i istila ederek, Güney Cephesini de Balkanlar’ı istila ederek açmak zorunda kalmıştır.
Fransa Seferi ile bu ülkenin savaş dışı bırakılmasıyla batıda bir cephe açmak tehlikesi kısmen önlenmişti. Hitler, en güçlü müttefiki Fransa’nın teslim olması ardından İngiltere’nin barış masasına oturmak zorunda kalacağı düşünmekteydi ama bu olmadı. Hava akınlarıyla İngiliz Hava Kuvvetleri’nin etkisiz hale getirilmesi ve ardından İngiltere’ye bir çıkartma harekatının başlatılması girişimi de, İngilizlerin sert direnişi karşısında başarısızlığa uğradı.
Alman orduları Rusya Seferi sırasında başlarda parlak başarılar kazandılar ise de sonunda yenilgiye uğradılar. Askeri tarihçiler bu yenilgi üzerine çeşitli analizler ortaya atmışlardır. Rus kışının soğuğu, kış aylarındaki kar ve buz, bahar aylarındaki yağışlar, Rusya’daki yolların kötü durumda olması, ikmal hatlarının fazlasıyla uzaması, bu hatlar üzerindeki Rus partizanlarının etkinlikleri, çok geniş bir cepheye yayılmak durumunda olunması, Hitler’in hatalı kararları, Müttefiklerin malzeme yardımları gibi.
Fakat sonuçta Alman orduları, Kızıl Ordu karşısında yenilgiye uğradılar. Analizler genellikle “Alman Orduları niçin yenildi” sorusunu irdeler. Çok az analizci, “Kızıl Ordu nasıl yendi” sorusunu irdelemiştir.

Popüler kültürde

  • Nazi Almanyası ve Adolf Hitler’in son günlerini anlatan 2004 yapımı Çöküş filminde Hitler’i Bruno Ganz canlandırmıştır.
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 900×505 ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın

ÇIRMEN ZAFERI

Osmanlilarin Balkanlardaki fetihleri, kisa bir zaman diliminde gerçeklesmisti. Bir
bakima 10 yil içinde Gelibolu’dan Sirbisbtan’a kadar gelinmis, Adriyatik Denizi’ne
kadar nüfuz ve tesir sahasi kurulmustu. Avrupa, Osmanlilara karsi U. Haçli seferini
tertipleyerek Sirp Sindigindan 7 yil sonra tekrar talihini denemek istedi. Bununla
beraber bu defa ki kuvvetlerinin eskiye göre biraz daha az oldugu, esas ve temel
kuvvetlerin Sirplar tarafindan teskil edildigi anlasilmaktadir. Tarihte Ikinci Meriç
veya Çirmen savasi diye anilan bu muharebede Sirp Krali Vukasin ile kardesi
veliahd prens Uglesa maktul düsmüslerdi. Eflak (Romanya) prensi ise kaçmisti.
Savasin bu sekilde sonuçlanmasi üzerine Sirbistan’da hanedan ve iktidar degismisti.
26 Eylül 1371′de kazanilan bu zaferle, Osmanlilar için Makedonya’nin kapilari
açilmisti. Eski idarecilerinin tahakkümünden bikan halk, buralarda yeni bir sistem ve
adalet anlayisi getiren Osmanlilari bekliyordu. Zira Sirp ve Bulgarlarin idaresi
Bizans’inkinden de kötü idi.

Bu muharebe neticesinde Gazi Evrenos kuvvetleri tarafindan ikinci defa elde edilen
Gümülcine’den baska Borla, Iskeçe ve Marolye; Kadiaskerlikten vezirlige
yükseltilmis bulunan Kara Halil Hayreddin Pasa tarafindan da Kavala, Drama,
Zihne ile Makedonya, Sirp kralliginin mühim sehirlerinden olan Serez ve daha sonra
Karaferye zapt edildi.

Sultan I. Murad, Serez ve havalisine Anadolu’dan asiretleri getirip yerlestirmisti.
Osmanli Devleti’nin bu iskân politikasi, kurulustan itibaren devam etmekteydi.
“Osmanli Devleti, kurulus devrinde konar-göçer Türk asiretlerini yeni alinan
bölgelerin Türlestirilmesinde kullandigi gibi, yerlesik ahaliye nazaran savasçi
vasiflari, bir disiplin ve teskilât içinde olmalari sebebiyle de anlari fethedilen bu
bölgelere nakl etmistir. Nitekim Rumeli fatihi Süleyman Pasa zamaninda asiretlerin
Rumeli’ye geçirilip iskân edilmelerinde, feth edilen topraklardan kaçan halkin yerini
doldurmak gayesi de kismen rol oynamistir. Bu kabil iskan hareketleri, kurulus

devrinde devletin sik sik müracaat ettigi sürgün usulü ile yapilmakta idi. Bunlarin
yanisira sonradan Rumeli’den de Anadolu’ya insan topluluklari nakledilmistir.
Osmanlilar’in daha Rumeli’ye geçtikleri andan itibaren Türk topluluklarinin buraya
nakledildikleri bilinmektedir. Türk topluluklarinin Rumeli’ye nakledilmeleri
sirasinda, devlet tarafindan kendilerine zengin topraklar vermek, bütün akrabalari
ile geçecek olanlara ise yurtluk, toprak ve timar gibi imtiyazlar tanimak suretiyle
mühaceret tesvik edilmistir. Bu durum, fütuhati tesvik amaci tasidigi kadar,
memleketin senlendirilmesi ve iskani gayesini de tasimaktaydi.”

Çirmen zaferinden faydalanan Türk akincilari, bir taraftan Adriyatik sahillerini,
diger taraftan Yunanistan’a inerek Attika yarimadasini taradilar. Bu sekilde Osmanli
Devleti’nin tesir sahasi, hemen hemen bütün Balkanlari içine alan bir genislige ulasti.

Çirmen zaferinin meyveleri derhal toplanmaya baslandi. Bunun için

Sultan Murad, Rumeli fütûhati plânini emin, metin ve seri adimlarla
gerçeklestirmeye çalisiyordu. Bu plânin iyi bir sekilde uygulanabilmesi için de
gerekli tesebbüslerde bulunuluyordu. Nitekim bu maksatla Evrenos Bey, uc olarak
kabul edilen Serez’i kendisine merkez yapti. Fakat daha sonra Bizans Imparâtorunun
oglu olan Selanik valisi Manuel, Serez’i ele geçirmek için bir ayaklanma tertipledi ise
de bu ayaklanma vezir Halil Hayreddin Pasa tarafindan bastirilmisti.

Bütün bu muvaffakiyetlerden sonra Osmanli kuvvetleri, Vardar nehri vadilerine
girerken karsilarinda durabilecek bir kuvvet kalmamisti. Böylece bir buçuk veya iki
sene gibi, harp ve devletler tarihi için çok az denebilecek bir sürede Vardar’in
dogusundaki yerler Osmanli hakimiyeti altina girmisti. Bu esnada akinci kuvvetleri
de Balkan yarimadasinin batisina dogru akinlarina baslamislardi.

Bulgar Krali Sisman ile Makedonya Sirp Krali’nin Samakov’da birlikte maglup
olduktan sonra Köstendil’in elden çikmasi beklenen bir hadise idi. Hammer’in
ifadesine göre, birçok kaplicasi, hasmetli kubbelerle örtülü on iki kükürtlü suyu,
sehrin her tarafina içilecek su dagitan kanallari ve dagdan inen irmaklarla sulanan
bahçeleri ile taninan Köstendil, ayni zamanda yakinlarinda altin ve gümüsten para
basilan bir yer olmasi bakimindan da dikkat çekerdi. 1372 yilinda Köstendil ile
çevresi feth edilerek burada bulunan Bulgar Prensi Çariçe Evdokia’nin oglu
Kostantin, her türlü vergiden muaf olma karsiliginda sehrin (Köstendil) anahtarini
Sultan Murad’a teslim etti. Böylece Kostantin, Osmanli hakimiyetini kabul ile vergi
ve gerektiginde asker vermeyi taahhud etti. Hoca Saadeddin, Köstendil’in fethi ile
ilgili olarak sunlari söyler:

“Adaleti ile ülkeleri tutan padisah, Allah’in verdigi destek ile açilan bahtini
degerlendirerek cihad töresini sürdürmek ve yeni ülkeler zapt eylemek için bütün
tedbirlerini almis bulunuyordu. Devletin gelismesi ile kendi öz benliginde yeni
fetihlerin ve özlenen basarilarin belirmis olmasi, onu cihad sancaklarini açma
yolunda bütün gayret ve himmetiyle çalismaya yöneltmisti. Rumeli uclarinda cihad
yolunda ugrasan iyi niyetli beylerin, ülkeler feth eden padisahi çagirmalari üzerine
773 (M. 1372) yilinin baharinda büyük bir ordu ile tekrar Rumeli yakasina geçti. Ilk is

olarak Lala Sahin’in Köstendil bölgesinde almis oldugu yerleri korumak ve geride
kalan topraklar üzerinde kendi bayraklarini açmak için bu bölgeye hareket etti.

Köstendil tekfuru olan Konstantin, ülkesinin genisligi ve ordusunun kalabalikligi ile
çevrede taninmis, Bulgar diyarinin hükümdari, altin ve gümüs madenlerinin
bulundugu bölgelerin de hâkimi olmakla söhret yapmisti. Gücünün üstünlügüne
gururlanarak çevresindeki “mulûke itaat etmez” bagimsizlik arzusu kara kafasindan
çikmazdi. Ama ülkeler açan padisahin heybeti yüregine tesir etmekle onun üstün
gücü ve kudreti ile kendi ülkesine dogru gelisi, devlet ve ikbal ile üzerine yürüyüse
geçtigi haberi kulagina ulasinca, yenilecegini anlamis ye boyun egme yolunu tutmasi
gerektigini kavramisti. Bunun için Kostantin, padisahi kendisine layik hediyeler ve
degerli armaganlarla karsiladi. Sahip oldugu kalelerin anahtarlarini teslim ederek
kulluk yolunda gerekenleri yerine getirdi. Böylece padisahin iltifatini kazanmakla
sevindi. Ödeyecegi cizye ve harac ta tesbit edildikten sonra memleketini yönetme
görevinin kendisine verildigini bildiren fermani aldi. Zamanin hükümdari da bu
basaridan sonra tekrar Bursa’ya döndü.”

Osmanlilarin, Makedonya’yi feth ederek Köstendil’e gelmeleri Yukari Sirbistan
despotu Lazar Grebliyanoviç’i, Sultan Murad’la anlasmaya zorladi. Lazar,
Osmanlilara vergi ile birlikte asker vermeyi de kabul ediyordu. Bu sekilde kral, prens
ve despotlarin hakimiyetini taniyarak vergi ve gerektigi zaman muharebelerde
yardimci kuvvet vermeleri genis ölçüde fetihlerde bulunan Türk devleti için büyük
faydalar ve basarilar temin etti.

BALKANLAR’DA YENI FETIHLER

Sultan Murad, Bursa’dan Rumeli’ye geçip Bolonya zaferini kazandiktan sonra
Edirne’ye dönmüs ve kisi orada geçirmisti. Bu esnada Vezir-i azam Çandarli
Hayreddin Pasa’yi, Rumeli’nin bati yakasinda bulunan Borlu, Iskete (Iskeçe) ve
Marolya kalelerini almak üzere buralara göndermisti. Evrenos Bey de Çandarli’nin
idaresine verilmisti. Çünkü Evrenos Bey bu bölgeyi iyi taniyan bir kimse idi.
Gümülcine’ye geldikleri zaman Hayreddin Pasa’nin bu sehirde kalmasi uygun
görülerek Evrenos Bey, öbür beylerle birlikte Borlu ve Iskeçe üzerine yürüdü. Aldigi
güzel tedbirlerle bu ülkeyi ele geçirip, halkini da yurtlarinda birakti. Kalelere de isi
bilen ve durumu kavrayacak olan erleri yerlestirdikten sonra Marolya kalesine geldi.
Marolya aslinda bir kadin olup adi geçen kalenin sahibi idi. Bu kadin, Serez
hakiminin de akrabasi idi. Marolya, Serez’den yardim taleb etti. Oradan gelecek
yardima güvendigi için baslangiçta direndi. Yigitçe savasti. Bu yüzden savas uzadi.
Sonra Serez’den yardim gelmeyecegini anlayinca baris istemek zorunda kalip, kaleyi
teslim etti. Sahibinin bir kadin olmasindan dolayi, daha sonra buraya “Avrathisari”
dendi.

Marolya kusatmasi devam ederken Sultan Murad, Serez üzerine de Deli Balaban
adinda gözü pek bir yigidi göndermisti. Deli Balaban, Serez’i kusatma altina aldigi
için Marolya’ya yardim gelmemisti. Sultan Murad, Balaban’a yardim etmek üzere
Lala Sahin komutasinda kalabalik bir birlik gönderdi. Lala Sahin önce Kavala

kalesine yüklenmis burayi bir hamlede zapt ederek gümüs madenlerini ele
geçirmisti. Oradan da Drama kalesine yönelmis ve kaleyi kisa bir zaman içinde feth
etmisti. Oradan da Zihne’yi ele geçirmisti. Halka karsi yumusak davranmis, herkesi
kendi topraginda birakarak onlarin, sultanin adaletinden hosnud olmalarini
saglamaya çalismisti. Bu sekildeki tutum ve davranisin bir sonucu olarak Serez
kalesine de baris yolu ile girilmisti. Ondan sonra da Karaferye kalesinin halkini
zimmîlik hukukuna tabi kilacagina inandirip söz verdikten sonra almisti. Feth edilen
kalelerin bakim, onarim ve korunmasi islerini tamamladiktan sonra 776 (1374/1375)
tarihinde toplanan ganimetlerle birlikte Sultan Murad’in yanina döndü. Sultan, bu
kadar ganimeti ve ülkeleri kendisine baris eden Allah’a hamd ettikten sonra Bursa’ya
dogru harekete geçmek istiyordu. Tam bu sirada Sirplarin kendi topraklarina hücum
etmek gayesiyle büyük bir ordu ile harekete geçmek üzere olduklari haberini aldi.
Bunun üzerine Sultan Murad, kalabalik bir ordu hazirlayarak büyük oglu Yildirim
Bayezid’i otaginda birakarak Gelibolu’ya gitti. Oradan da hiç vakit kayb etmeden
Sirp diyarina yöneldi. Sirbistan hükümdari, Islâm askerinin kalabalik oldugunu
görünce, dizginlerini kaçis yönüne çevirerek hazine ve kiymetli esyalarini kalelere
koyup, ekili araziyi yaktirip zahireyi yok ettikten sonra kaçip gitmisti. Ülkenin halki
da daglara çekilerek memleketi hos birakmisti. Ülkenin bos ve ekinlerin yakilmis
olmasindan dolayi askerler bir kitlikla karsi karsiya kaldilar. Dört ay kadar süren bu
hareketin sonunda Semendire yakininda bulunan Nis kalesinin feth edilmesine karar
verilir. Bizans’in en müstahkem dört mevkiinden biri ve Trakya, Sirp ve Panuni
arasindaki ulasim noktalarinin merkezi olan Nis üzerine yürüyen Sultan Murad,
zorlu ve kanli bir mücadele ile burayi ancak 25 gün sonra feth edebildi. Hoca
Saadeddin’in ifadesine göre “kalenin saglamligina güvenen kâfir, O yörenin bütün
malini bu kalede saklamisti.” Buradan bir çok mal ve esir ganimet olarak alindi.
Böylece ordudaki kitlik da giderilmis oldu. Büyük Konstantin’in dogum yeri olan
Nis’in Osmanlilarin eline geçtiginin duyulmasi üzerine Lazar baris istemek zorunda
kaldi. Hammer’in ifadesine göre her sene Padisaha bin libre gümüs göndermek istegi
yerine getirildi. Hoca Saadeddin ise bu konuda söyle der: “Padisah’a layik hediyeler
ve armaganlarla elçi gönderip, kulluklarini bildirip kapiya kabul edilmelerini diledi.
Üç yillik harac çikartip cihan hakiminin otagina sundu. Ayrica her yil elli okka
gümüs göndermeyi de kabul etti.” Bundan sonra Nis kalesi ile çevresinin korunmasi
için tedbirler alindi. Bu arada harp ve sefer yorgunlugundan gücünü yitirmis olan
gazilere yurtlarina dönme izni verildi.

Sultan Murad, ayni yil Sisman ile de baris yapti. Çünkü Sisman, Sultan Murad’a
birçok hediye takdim etmis, bunun karsiliginda da sultan onu diger
hükümdarlardan daha üstün tutmus, onu tekrar ülkesinin hakimi olarak yerinde
birakmisti. Sadece her seferde padisahtan gelecek emre göre hazir olmasi gerektigi
yolunda kendisine bir ferman verilmisti. Hammer, Sisman (Sosmanos)’in, vergi
vermekten kurtulmak için kizini Sultan Murad’a verdigini belirtir.

Sonunda Avrupa’da baris kurulmustu. Orhan’in oglu (Sultan Murad), bütün
yorgunluklarini bir kenara atip artik dinlenebilirdi. Kisi, yeni devlet merkezi olan
Edirne’de geçirdi. Murad, üzüntüsüz, kedersiz ve savassiz alti yil içinde devletin iç
isleri ile ugrasti. Ordu teskilâti düzeltildi. Sipahilerin timar usûlü ve bir nevi
ulastirma askeri olan “Voynuk”larin kurulusu, mükemmel ve olgun duruma getirildi.

Askerî malikâneler (yurtluk)in timar ve zeâmete bölünmesi, bazi kurallara baglandi.
Islâm’in diger sancaklarindan ayird edilmek üzere sipahi sancaklari için kirmizi renk
seçildi. Hz. Peygamber, alemi (sancak) için günes rengini (sanyi) begenmisti.
Fâtimîler zemin (yesil), Emevîler gündüz (beyaz), Abbasîler gece (siyah) renkleri
almislardi. Osmanlilar da kan rengini kabul ettiler, Iran’da sofiler tarafindan o kadar
saygi görmüs olan gök mavisi, birçok asirdan beri Bizans sarayinin ve devletin seçkin
memurlarinin begendikleri renkti. Osmanlilar zamaninda bu renge hiç ragbet
gösterilmedigi gibi mavi, Mûsevîlerin pabuç ve serpuslarina tahsis edilmistir.
Voynuk teskilati, padisahin tebeasindan olan hiristiyanlardan meydana gelmis bir
asker grubu idi ki, seferlerde bayagi hizmetlerde kullaniliyorlardi. Ahirlari
temizlemek, atlarin bakimi ve arabalari sürmek bunlarin isi idi. Bu hizmetlerinden
dolayi bunlar her türlü vergiden muaf idiler. Osmanli sancaklarinin renginin
tanzimi, askerî malikânelerin islahi, voynuklarin tesisi gibi önemli kuruluslar,
savasin sonuna dogru vefat eden Lala Sahin’in ölümü üzerine beylerbeyi seçilen
Timurtas’in himmeti ile olmustu.